22 Kasım 2017 Çarşamba

Aykut Göker’in Çalışmalarında Bilim Teknoloji ve Yenilik Politikaları - II


CBT Politik Bilim Yazılarıyla Aykut Göker
 
Aykut Göker, 6 Mayıs 2000’de Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi’nde – CBT Sayın Orhan Bursalı’nın önerisiyle yazmaya başladığı Politik Bilim köşesinde 4 Eylül 2015’e kadar 586 yazı yazdı (yaklaşık 290.000 sözcük).

Bilim ve teknoloji sisteminin tamamını kapsayan bir yaklaşım
Bu yazıların genel eksenini ülkemizin ve karşılaştırmalı olarak diğer ülkelerin bilim ve teknoloji (B-T) politikaları oluşturdu. O’nun yazılarının genel biçemini oluşturan kendi içinde sağlam bir bütünlük oluşturma, bir kavram veya olaydan yola çıkarak bir konuyu mantıksal bir dizge içinde işleme ve okuyucuya bilgi verme ve bir şeyler öğretme özelliği, söz konusu 586 yazıyı adeta bir bütün olarak algılamamızı da sağlar. Bu bütünlük içinde bakıldığında ilk yazısında yer alan;

“Bir ülkenin B-T politikası, temelde, o ülkenin B-T üretimini, belli amaçlar için artırmayı öngören ve bunun yollarını gösteren bir politikadır. Bu politika, bilimsel ve teknolojik bulguları ekonomik ve toplumsal bir faydaya dönüştürme konusunda, ülke yeteneğinin nasıl yükseltilebileceğini de gösterir…

B-T’de politika tasarımı bu alandaki üretimi artırmak için yapılır ama, ana konu insandır; amaç, onun yaratıcılığını geliştirmektir, kültürel zenginliğidir, sağlığıdır, refahıdır, sürdürülebilir bir çevre yaratmaktır... B-T’yi, insanın mutluluğu için; onun yaşam kalitesini yükseltmek için kullanmak, tasarımın etik çerçevesini oluşturur… Teknolojiyi, ülkemizde ve gezegenimiz üzerinde daha iyi bir yaşam sağlayabilmenin mükemmel bir aracı olarak kullanabiliriz. Yeter ki insanın kendisini, daha insanca olan her ne ise o yönde, değiştirebilelim. Bu elbette, B-T politikalarını tasarımlayanları aşan ve ancak siyasi planda, bütün toplum katmanlarının katılımıyla çözülebilecek bir sorundur ve pek çok yönüyle de evrensel boyuttadır.” deyişi konuyu çok farklı boyutlarıyla işlediği 586 yazısının yörüngesini oluşturur.

Hemen bütün yazılarında konuyla ilgili temel kavramlar, kaynaklar ayrıntısıyla yer alır. Bu yanıyla B-T veya teknoloji yönetimi konularıyla ilgilenenler için güçlü bir kaynakça sunar yazılarında.

B-T sisteminin altyapısı: yasalar
Gerek TÜBİTAK’ta gerekse TTGV’de çalıştığı dönemlerde konumu gereği ülkemizde B-T politikalarının oluşmasına katkıda bulunmuş ve ülkemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri sürekli izleyerek yazılarına konu ederek bir anlamda “kamuoyu” yaratmaya çalışmıştır.  Bütün çabası ülkemizin B-T yetkinliğinin oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu nedenle özellikle bu alanda ülkemizin alt yapısını oluşturacak ve geleceğini etkileyecek yasal düzenlemeleri sürekli yazılarına konu etmiştir. Örneğin, “Ulusal Enformasyon Altyapısı Ana Plânı”nın uygulanmayışından hareketle yaptığı eleştiride,
 “Dünya Bankası’nın (DB), Türk Hükümeti’nin işbirliğiyle, 1990’ların başında hazırladığı, “Turkey: Informatics and Economic Modernization” başlıklı bir Ana Plân’ın halen yürürlükte olduğuna işaretle; yerel sanayinin “teknoloji yeteneğinin geliştirilmesi”, sadece yazılım (‘software’) yeteneğinin geliştirilmesine indirgenmiştir. Plân, böylece, “enformasyona dayalı bir ekonominin” tesisini de çok basite indirgemiştir. Bu indirgemeciliğin tek bir açıklaması olabilir; o da, Plân’ı hazırlayanların, enformasyona dayalı hale getirmeyi öngördükleri Türkiye Ekonomisi’ni, üreten bir ekonomiye dönüştürme yönünde hiçbir öngörüde bulunmamış olmalarıdır.” diyerek B-T ile ilgili her konuda olduğu gibi bu konuya da siyasi düzlemde sahip çıkılmasının gereğine işaret etmekteydi.
1990’ların sonu ve 2000’li yılların başında onun B-T politikaları ekseninde yazılarında ele aldığı konulara ve getirdiği eleştirilere destek veren duyarlı bir çevrenin hâlâ var olması onu konuyu canlı tutmaya özendiriyordu.
Daha sonraları politik müdahale uğruna defalarca değiştirilerek TÜBİTAK’ın özerkliğinin bütünüyle ortadan kaldırılmasının ilk adımı sayılabilecek Mayıs 2005’de TBMM’de yapılan değişikliklerle ilgili bir dizi yazı yazdı. Bu yazılarında diğer ülkelerdeki benzer kurumların yapısını “bağımsızlık ve ilgili katmanların temsili” özelinde 14 örnekle verip,

Özetle, dünya örneklerinde, açık bir biçimde öne çıkan üç nokta var: Birincisi, kurumların bağımsızlığı ya da özerkliği; ikincisi, hizmet verilen kesimlerin ve buna ek olarak, bilim ve teknolojideki ilerlemenin sonuçlarından etkilenen toplum katmanlarının üst karar organlarında temsil edilmeleri; üçüncüsü de, finansmanı sağlayan ve bunun sağlanmasındaki hedefleri gözeten taraf olarak kamunun temsilcilerinin de aynı organlarda yer almalarıdır.
TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun üye yapısı ile ilgili yeni düzenleme, dünya örnekleriyle ne ölçüde uyumludur; bunun değerlendirilmesini okuyucularıma bırakıyorum. Benim kanımca, bu düzenlemeye ilişkin tartışmalarda, sadece, TÜBİTAK’ın özerkliğini kaybedeceği endişesinin ağırlık kazanmasının ardında yatan neden, siyasî iktidarlarca yapılan atamalara duyulan derin güvensizliktir. Ne yazıktır ki, geçmişten de günümüzden de, bu güvensizliği haklı çıkartacak çok sayıda örnek gösterilebilir.” değerlendirmesini yapmaktadır. Ne yazık ki zaman onu bu konuda da haklı çıkarmıştır. TÜBİTAK artık Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bir genel müdürlüğü düzeyindedir.

Teknoloji Kestirim - Teknoloji Öngörü ve sanayileşme - üretme
Aykut Göker’in dikkatle izlediği bir başka konu da bilim teknolojide farklı ülkelerin yaptığı teknolojik kestirim ve teknolojik öngörü çalışmalarıydı.  Konuyla ilgili bir yazısında kavramı tanımlarken,

Hemen hemen bütün pazar ekonomilerinde, Teknoloji Kestirim (“Forecast”) ve Teknoloji Öngörü (“Foresight”) Çalışmaları olarak anılan çalışmalar yapıldığı ve ulusal bilim ve teknoloji politikalarının da, daha çok, bu çalışmaların sağladığı verilere dayanılarak tasarımlandığı görülmektedir.
… Bu ve benzeri çalışmalarla ortaya konan bulguların teknoekonominin terimleriyle yeniden formüle edilmesinden başka bir şey olmayan günümüz bilim ve teknoloji [politikaları] … “serbest” pazar ekonomilerinin, Türkiye’de sanılanın aksine, plansız ekonomiler olmadığının çarpıcı bir kanıtı[dır].”
“… teknoloji öngörü çalışmalarının hareket noktasını oluşturan bu gelecek tasarımlarında, yalnızca bilim ve teknoloji alanlarında değil, bütün ekonomik ve toplumsal faaliyet alanlarında nasıl bir ülke görülmek istendiğinin fotoğrafı ortaya konmakta… bilim ve teknoloji, müdahale edilebilir, stratejik değişkenler olarak ele alınmakta[dır]; demekte ve devletin rolüne, 
Gerçekten, teknoloji öngörü çalışmaları, işaret edilen amaca hizmet ediyorsa, bu aracı bu amaçla kullanabilme erkine -siyasi erke ya da devlet erkine- sahip kurumlar bu çalışmaları yürütüyor ya da en azından bu çalışmaların ardında duruyor olmalılar.” diyerek vurgu yapmaktaydı.
Ülkemizin B-T politikasını kendi ihtiyaçları bağlamında kendisinin oluşturması gerektiğine ve bu konuda yetkinlik kazanmasının gereğinin altını çizerek,
... Asla unutulmamalıdır ki, kalıcı bir teknoloji performansı kazanılmasında, ithal teknoloji, hiçbir biçimde, ülkenin kendisinin, sağlam bir bilim temeli ile belirli bir inovasyon kapasitesine sahip bulunmasının yerini tutamaz. Önem verilmesi gereken husus, yaparak öğrenme ve araştırarak öğrenme yoluyla, “know-how”ın özümsenmesidirAma sonuçta, ülkeler, kendi inovasyon sistemlerinin doğasını ve politika uygulama kabiliyetlerini hesaba katarak, gerekli değerlendirmeyi yapmak ve kendi politikalarını kendileri üretmek durumundadırlar. diyordu.
Üreten bir ekonominin savunucusu olarak CBT, 07 Nisan 2001 tarihli yazısını,
 “Üreten bir ekonomi haline gelmek için uygun iklimi, “rantçı olmak yerine üretici olmanın daha iyi olduğu” bir ortamı nasıl yaratacağız; sanmıyorum ki, bunu bizim için başkaları düşünsün.” diyerek bitiriyordu.
Öngörü, sanayileşme ve üretme arasındaki ilişkiyi koparmadan bütünsellikle ele almanın gerekliliğini işlediği yazısında,
“Öndekilere sonradan yetişen ülkelerin hep ulusal bir motifleri oldu; bu motif, üreten bir ekonomi, bilim ve teknolojiye egemen bir ülke hâline gelmek; şartlar ne olursa olsun, bunun için çaba göstermekti. Türkiye’nin sorunu ulusal motif eksikliği mi? Geriden gelsin, önde koşsun; ulusal motiften yoksun ülke yok. ‘Küreselleşme’ denen yeni dünya düzeni güçlü ulusların motifleriyle örülüyor.
Bilim ve teknoloji üzerine öngörülerde bulunurken Türkiye’nin bir türlü başaramadığı sanayileşme meselesiyle de aynı ölçüde ilgilenmek zorundayız. Türkiye önce sanayileşsin, bilim ve teknolojiye talep yaratsın, sonra bunun politikasını tasarlarız biçiminde düşünemeyiz. Sanayileşmek sınaî üretim yanında bilim ve teknolojiyi de üretebilir olmakla eş anlamlıdır. Onun için, politika tasarımında, bilim, teknoloji ve sınaî üretimde yetkinleşmeyi bir bütün olarak ele almak; kısacası, üreten bir ekonomi hâline gelmenin koşulları üzerinde düşünmek ve bu yönde de öngörülerde bulunmak zorundayız.” demekteydi.
Öngörülerimizi hayata geçirmek için “Stratejik plânlama ve bunun için geleceğe bakabilme becerisinin kazanılması [nın] önemini Prof. Dr. A.Ş. Üçer, Prof. Dr. M. Durgut ve kendisinin yaptıkları ortak bir çalışmada şöyle açıklıyorlardı:
“Burada belki stratejik plânlama yaklaşımının ve bu bağlamda ulusal bilim ve teknoloji politikalarının tasarımının, geleceğe bakabilme becerisini gerektirdiğine işaret edilebilir. Günlük olayların arkasından koşarak yorulan ve yerleşik bir tarz olarak, kısa vadeden ötesini düşünmeyenlerin önemlice bir çoğunluk oluşturduğu toplumumuzda, ancak uzun vadeli kestirimlerle / öngörülerle ortaya konabilecek imkân ve fırsatları, beklenmedik gelişmeleri nasıl hesaba katıp kendimize yeni yollar çizebileceğimiz sorulabilir. Ancak, şu muhakkaktır ki, kısa vadecilik, karar alıcıları kısır bir döngüye sokmakta; görüş ufuklarında alışılmışın dışına çıkamayanlar alışılmış usûllerle zaten çözemedikleri sorunlar için kaynaksız ve çaresiz kalmakta; ‘taklit’ aşamasından öteye de pek geçememektedirler...  

“Bu kısır döngüde tıkananların neden olduğu başka bir sorun ise, bilim ve teknolojideki, ve toplumsal değer yargılarındaki çağ değişimine ve bu değişimin ardındaki dinamiklere bir şekilde vakıf olanların böyle bir ortamda kendilerine yer bulamadıkları için elenmeleridir. Kadrolar şans eseri bir araya gelse bile iletişim kurabilecekleri kurumları / otoriteleri bulamamaktadırlar...”
Bir zamanlar bu ülkede çok ciddi öngörü çalışmaları yapılmıştı ( Vizyon 2023-Teknoloji Öngörü Projesi). Bu çalışmaların çok sıkı bir takipçisi olarak öngörülerimizin hayata geçirilebilmesi için,
“Bu açıdan, bu çok aktörlü oyunda asıl sorun, orkestrasyonun sağlanması noktasında düğümlenmektedir. Bu ise, bunu sağlayacak kurumun niteliğinden çok, siyasî erkin kararlılığını, toplumun farkındalığını ve bu meseleye sahip çıkmasını gerektirmektedir. Peki ama, bu nasıl başarılacaktır? Sanıyorum, bu konuda bir yol haritası çizebilmenin ilk şartı, gerek TÜBA gerekse TÜBİTAK tarafından yürütülen öngörü çalışmalarına katılanların, kendi öngörülerine sahip çıkmaları; bıkmadan usanmadan öngörülerinin takipçisi olmalarıdır. Daha iyi bir yarın kurmak başkalarına devredilemeyecek kadar ciddi bir iştir.” diyerek hepimizi uyarmaktaydı.
İçinde etkin bir biçimde yer aldığı Vizyon 2023-Teknoloji Öngörü Projesi’ne çok önem vermekte idi. TÜBİTAK sonrasında da çok yakın izleyicisi oldu. Ancak uygulanmasıyla ilgili geçmiş deneyimlerden gelen endişeyi de hep taşıdı.

OECD Pilot Takımlar Projesi çerçevesinde Türk takımı tarafından hazırlanan ve 1967’de yayımlanan politika tasarımı ile 300’ü aşkın bilim insanı ve uzmana hazırlattırılarak 1983’te Hükûmet’e sunulan Türk Bilim Politikası: 1983-2003, o dönemlerin siyaset adamlarınca niçin dikkate alınmamıştı? 1993’te tasarlanan Türk Bilim ve Teknoloji Politikası: 1993-2003’ü ve bunu geliştiren Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi’ni (1995) hayata geçirebilmek için alınan BTYK Kararları, niçin uygulan[a]mamıştı? Prof.Dr. A. Ş. Üçer, Prof.Dr. M. Durgut ve bu satırların yazarının bu sorulara yanıt arayışı içinde yaptıkları, daha önce de andığım önemli bir tespit şuydu:
 “Burada belki stratejik plânlama yaklaşımının ve bu bağlamda ulusal bilim ve teknoloji politikalarının tasarımının, geleceğe bakabilme becerisini gerektirdiğine işaret edilebilir. Günlük olayların arkasından koşarak yorulan ve yerleşik bir tarz olarak, kısa vâdeden ötesini düşünmeyenlerin önemlice bir çoğunluk oluşturduğu toplumumuzda, ancak uzun vâdeli kestirimlerle / öngörülerle ortaya konabilecek imkân ve fırsatları, beklenmedik gelişmeleri nasıl hesaba katıp kendimize yeni yollar çizebileceğimiz sorulabilir. Ancak, şu muhakkaktır ki, kısa vâdecilik, karar alıcıları kısırdöngüye sokmakta; görüş ufuklarında alışılmışın dışına çıkamayanlar alışılmış usûllerle zaten çözemedikleri sorunlar için kaynaksız ve çaresiz kalmakta; ‘taklit’ aşamasından öteye de pek geçememektedirler. Bu kısırdöngüde tıkananların neden olduğu başka bir sorun ise, bilim ve teknolojideki, ve toplumsal değer yargılarındaki çağ değişimine ve bu değişimin ardındaki dinamiklere bir şekilde vâkıf olanların böyle bir ortamda kendilerine yer bulamadıkları için elenmeleridir. Kadrolar şans eseri bir araya gelse bile iletişim kurabilecekleri kurumları / otoriteleri bulamamaktadırlar.” Yâni, bu kez de farklı bir şey olmayacak. Hep aynı kısırdöngü... Maalesef zaman onu haklı çıkardı.

B-T alanındaki faaliyetleri sürekli izleyerek okuyucularıyla paylaşmaktaydı. Dani Rodrik’in  “Türkiye sanayisinin dünya ekonomisindeki konumunu ve bu konumun 20-30 sene içersinde nasıl bir değişim geçirdiğini” inceleyen çalışmasını aktarırken, 
Türkiye Sanayileşmenin Neresinde?” sorusu bağlamında Rodrik’in önerilerini,

“Piyasa ekonomisinin sağlıklı işleyişini sağlayan kurumları güçlendirmek”, “Modern ve geleneksel işletmeler arasındaki uçurumu azaltmak”, “Sermaye ve teknolojiyi daha geniş bir tabana yaymak” önerilerini “soruna çözüm bulmak için yapılması gerekenlerin asgarî çizgisini belirliyor, denebilir.” olarak değerlendirirken, “Türkiye’nin, günümüz koşullarındaki önemli sıkıntısı, siyasî plânda, pazar ekonomisine özgü normları savunanların böylesi bir asgarî müştereklerinin bile olmamasıdır.” uyarısını da yapmaktadır.

Ulusal inovasyon sistemi
Ülkemizin aydınlık geleceği için çok önem verdiği bir araç “ulusal inovasyon sistemi” idi. Kavramsal olarak da sıkça değindiği bu sistemin iyi işletilmesini zorunlu görür ve öneriler geliştirirdi.
AB ya da OECD’ye dahil bütün ülkelerin bilim ve teknoloji politikalarının odaklandığı, “ekonomik büyüme ve toplumsal gelişme için inovasyonda yetkinlik kazanılması” ve bu yetkinliği elde etmek için yapılması gereken düzenlemelerin
üretimden bilimsel araştırmaya, eğitimden vergi mevzuatına, sistemik bir bütünlük içinde ele alınması yaklaşımı ve bu sistemik yaklaşımı anlatan “ulusal inovasyon sistemi” kavramı iktisatçıların ürünüdür.

Ulusal inovasyon sistemi bir ülkeye, her şeyden önce, yeni bilgiyi -bilim ve teknolojiyi üretmeyi öğrenebilmek için gereklidir. Bu yapılamıyorsa, sadece başka ülkelerin ürettikleri bilgilere dayanarak, ekonominin motoru olan yenilikleri üretmede kalıcı bir yetkinlik kazanmak ve bu yetkinliği sürdürebilmek mümkün değildir… Niçin bunca iktisatçı teknoloji ve inovasyon meselesiyle bu denli uğraşıyor? Yanıt basit, ekonomik büyüme ve toplumsal gelişmenin can damarı olan üretim ekonomisiyle uğraşıyorlar da ondan. Sayıları az da olsa, bizim de böyle iktisatçılarımız var.dese de özel konuşmalarında ülkemiz iktisatçılarının bu konuya neden yeterince ilgi göstermediklerinden de yakınmaktaydı.
Uygarlık ve yaşam
Uygar bir ülkede yaşamak O’nun da özlemiydi. Başkent kaldırımlarının sefaletini yine mühendislik ve teknoloji bağlamında ele alırken,
“Teknoloji tabanlı genç firmalara ya da yaratıcı fikirlerinden başka sermayeleri olmayan genç yeteneklere ilk adım sermayesi sağlanmasını, Türkiye olarak, henüz başaramadık; ama, “kaldırım mühendislerinin” işlendirilerek iş âlemine atılmalarını sağlamadaki bu “fonlama” mekanizması gerçekten mükemmel işliyor. Sizlerin kentlerinizdekileri bilmem ama, hangi siyasî renkten olurlarsa olsunlar, Başkent’in belediyeleri bunu iyi başarıyorlar.

Toplumların teknoloji düzeylerini… belirleyebilmek için, [farklı] ölçütler kullanılıyor. “Kaldırım kalitesi” gibi bir ölçüt bunlar arasında yok; ama, başkentinin bozuk düzen kaldırımlarıyla enformasyon toplumuna / bilgi toplumuna yürüyebilecek bir Türkiye düşlemek çok zor. Ne yapsak acaba; kaldırımlarında adam gibi yürünebilen bir Türkiye için, alay yollu kullanılmayacak kaldırım mühendislerini yetiştirip, bu işlerde söz ve karar sahibi olacakları bir düzen kurmayı da öngörülerimize eklesek mi?” diyordu.
Bilişim ve bilgi toplumu
Bilişimin ülkemiz için ne denli önemli olduğunu işlediği yazılarında bu sektörü, “tekniklerin, hizmet, malzeme, yazılım, donanım ve sistemlerin tasarlanması ve geliştirilmesi” bütünselliği içinde ele alınması gerektiğinin altını çizerek, “Hindistan hayali” ile ilgili olarak,
“Hindistan’ın yazılımda kaydettiği gelişmeleri inceleyen yabancı uzmanlar tamamen bu ülkeye özgü koşullarda yaratılmış bir modelden söz ediyorlar ve bunun altını çiziyorlar…
 Model, yukarıda da belirttik, her şeyden önce, nitelikli eleman yetiştirmeye ve yetiştirilen elemanların, ucuza da olsa, Hindistan’da istihdamına ve sonuçta, yaratılan net katma değerin önemli ölçüde Hindistan’da kalmasına dayanıyordu. En azından bu gerçekleşti mi; yoksa, Hindistan ucuza yazılım ihraç etmenin yanında, doğrudan ucuz yazılımcı da ihraç eden bir ülke hâline de mi geldi? Bir an için Hindistan insanının başka bir seçim yapma lüksü olmadığını anlamaya çalışabiliriz; ama, bu model bizim için de öneriliyor ve bizim de başka bir seçeneğimiz yok deniyorsa, modeli önerenler, açık kâlplilikle bunu ortaya koymalı ve ayrıca, biz de bu yola girersek, hem sudan ucuz yazılım hem de sudan ucuz yazılımcı ihraç eden Hindistan’la nasıl rekabet edeceğimizi açıklamalılar. “
“Sorulması gereken, “günümüzün Hindistan fotoğrafına bakıp, Türkiye’yi nasıl ucuz bilişimci cenneti hâline getirebiliriz” sorusu değil; “geleceğe bakıp, Türkiye’de verimli bir araştırma ve inovasyon ortamını nasıl yaratabiliriz” sorusudur.” diyerek hem eleştirmekte hem de yol göstermekteydi.
Ülkemizin B-T ile ilgili altyapısının özelleştirilmesi konusundaki duyarlılığı zaman zaman kızgınlığa dönüşerek yazılarına yansıyordu. Haksız da sayılmaz.
Bilişimcilerimizin büyük çoğunluğunun heyecanla beklediği ‘operasyon’ 1 Temmuz’da gerçekleşti ve Türk Telekom (TT) satılarak, hem kelimenin tam anlamıyla özelleştirilmiş hem de uluslararasılaştırılmış oldu. [Güngör Uras’ın 3 temmuz tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan “Törkiş telekom’dan kurtulduk (Elhamdülillah)” başlıklı şe yazısından].
 “TÜRK TELEKOM’UN YAP[A]MADIĞI
TT’nin yap[a]madığı neydi? Eğer, ‘telekomünikasyon’ gibi, teknolojide en ileri, en yeni olanı temsil eden alanlardan birinde faaliyet gösteriyorsanız, sisteminizi teknolojik açıdan sürekli yenilemek zorundasınızdır. Ve eğer, bu ülkede faaliyet gösteren ve bu ülkenin bir kuruluşuysanız, yenilenme için güvenli yol, sırtınızı yurt içindeki firmaların ARGE yeteneğine dayamaktır. Bu yetenek yoksa kazanılmasına katkıda bulunmaktır. Beklenirdi ki, iyi kâr eden bir kuruluş olarak TT, kârının bir kısmını bu ülkenin telekomünikasyon ve bunun tamamlayıcısı olan enformasyon alanındaki ARGE yeteneğini yükseltmek için kullansın ve böylece, kendi geleceğini de güvence altına alsın… Kaldı ki, TT’nin devraldığı mirasta böylesi bir deneyim de vardı. 1980’li yıllarda, iletişim altyapımız teknolojik olarak yenilenip sayısallaştırılırken, bu çabaya paralel olarak Türkiye’de önemli bir üretim, tasarım ve ARGE kapasitesi yaratılmıştı. Oysa 1990’lı ve 2000’li yıllarda bu kapasiteyi geliştirmek bir yana var olan da erozyona uğradı.
Bilişimcilerimizin çoğu TT’nin satılmasını bu denli istediklerine göre (ki onlar bu ülkenin en zeki insanlarıdırlar), ben eminim, TT’nin yeni sahibi, ülkemiz firmalarına, ARGE yeteneklerini geliştirebilmeleri için her türlü imkân kapısını açacak; bunun hayır ve hasenâtını da önce bizim bilişimcilerimiz görecektir. Gözleri aydın, yolları ık olsun...” Gelinen noktaya bakıldığında insanın az bile söylemiş diyesi geliyor.
Bilgi toplumuna dönüşmenin ülkenin geleceği olduğunu bilincinde olarak bu yakıcı konu yazılarında sık sık yer aldı. Hele bir de Türkiye Ulusal Enformasyon Altyapısı Ana Planı - TUENA (1996-1999) projesinin uygulanmaması ihanetini yaşamanın acısı var ki…
“Devlet Plânlama Teşkilâtı (DPT) Peppers&Rogers Group adlı bir firmaya, “2010 yılı hedef alınarak Türkiye’nin bilgi toplumuna dönüşüm stratejisinin belirlenmesi” amacıyla bir çalışma yaptırıyor. Buna ilişkin haberlere gözü ilişenlerimiz, herhâlde, bilgi toplumuna dönüşmek gibi bir hedefimiz var ki, DPT böyle bir çalışma yaptırıyor, diye düşünmüşlerdir.”
Enformasyon teknolojisi ve ardından geldiği görülen yeni teknolojilerin yaşamsal önemini bir kez daha vurgulayan Vizyon 2023 de rafa kalktığına göre, bütün umudumuzu, Türk Telekom’u sattığımız yabancıya bağlayıp yine bir yabancıya hazırlattığımız “bilgi toplumu stratejisi” ile mi? Siz ne dersiniz? Ama, yine de siz siz olun, bu soruya yanıtınız her ne olursa olsun, hiç olmazsa, 72 milyonluk bir ülke olarak ulusal stratejimizi yabancı bir firmaya hazırlattığımızı kimseye söylemeyin. Ele güne karşı ayıp olur.”
Teknoloji ve sanayileşme
Eski bir Sümerbanklı olarak Sümerbank’ı bitirdiğini söyleme aymazlığını gösteren bakana tepkisiz kalamazdı,

“28 Temmuz 2005 günlü Milliyet gazetesinde yer alan bir haberde Bakan Unakıtan’ın “Yakında Sümerbank tarihten siliniyor artık, bitirdik. Elinde bir şey kalmadığı gibi, ismini de kaldırıyoruz. İsim hakkını satarız o başka...” dediği yazılıydı. İşçi sendikalarının ve Türk sanayiinin önde gelen temsilcilerinin Bakan’ın kullandığı ifadeye tepki göstermelerini beklerdim; böyle bir tepki gelmedi. Niçin tepki beklerdim, nedenini söylemeden önce şunu belirteyim: Bakan boş yere böbürlenmiş; çünkü, “Sümerbank’ı bitirme onuru” aslında kendilerine ait değildir. Bu “onur”, özellikle 1980’li yıllardan itibaren Sümerbank [SB] fabrikalarında ekonomik ve teknolojik ömürlerini dolduran makinaları, üretim hatlarını yenilememe kararını veren ve bu kararı uygulatan siyaset adamlarına ve iktidar sahiplerine aittir.
“Sümerbank” adını daha çok, bu kurumun özelleştirilip hortumlanan bankası vesilesiyle duymuş olan pek çok genç okur, SB’nin Türkiye’deki demir-çelik; kâğıt ve refrakter malzeme (ateş tuğlası) sanayilerinin de kurucusu olduğunu ya da SB Gemlik Sunğipek [imlâ hatası yok; özgün adı bu] Fabrikası’nın kimya sanayiimizin kuruluşunda rol alan pek çok mühendis için okul görevi gördüğünü de bilmez.
Ve sanayimizin saygı değer temsilcileri... Girişimcilik kültürü ve yeterli sermaye birikimi olmayan bir ülkede ilk sınaî bilgi ve deneyim birikimini -zihinsel sermaye- yaratmak amacıyla kurulan ve Türk Sanayii’nin kurulup gelişmesinde önemli işlevler gören bir kurum tarihin sayfalarına gömülürken biraz saygılı davranılmasını sizler isteyemez miydiniz? Sanayicilerimiz tarihsel bellekten bu denli mi yoksun? Eğer öyleyse, gücünü bilim, teknoloji ve sanayide güçlü olan uluslardan alan küreselleşme rüzgârları, önüne kattığı Türk Sanayicilerini de kolayca silip süpürecek demektir. O zaman da, “Yakında Türk sanayi burjuvazisi tarihten siliniyor artık, bitirdik. Elinde bir şey kalmadığı gibi, ismini de kaldırıyoruz. İsim hakkını satarız o başka...” diye demeç verecek bir bakan çıkar herhâlde; ama, ona tepki gösteren çıkar mı, bilemem.” 

Bütün teknoloji geliştirme fırsatlarını ülke çıkarları açısından değerlendirirken hızlı tren konusunu da bu bağlamda ele alıyordu,

“Bakanlar Kurulu’nun hızlı tren (saatte 200 kilometrenin üzerinde hız yapabilen trenler) hattı yapımı için 19 Ekim 2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kamulaştırma kararını görünce, ülkeyi yönetenlerin, demiryolu ulaşımını komünistlerin tercihi olarak gördükleri 1980’li yılları anımsadım. Oysa, 1980’ler Batı Avrupa’nın, Japonya’nın hızlı tren ağlarıyla örülmeye başlandığı yıllardı.
1990’ların ortalarında, Türkiye’de de, hızlı tren alanında atılım yapılmasını öneren raporlar yazılmıştır. VII. Beş Yıllık Plân Döneminde Öncelikle Ele Alınması Öngörülen Temel Yapısal Değişim Projeleri kapsamındaki Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi’nin Çalışma Komitesi Raporu’nda (24 Şubat 1995) önerilen yedi atılım alanından birisi “demiryolu sisteminin hızlı tren teknolojileri esas alınarak yenilenmesi ve şehir içi ulaşımda raylı sistemlerin geliştirilmesidir.”
Türkiye hızlı tren konusuna şimdi giriyor; ama, artık bir alıcı -ve görülen o ki, İspanya’nın müşterisi- olarak... 1996 yılında yayımlanan Yüksek-Hız Trenleri: Sistem ve Teknolojileri (TÜBİTAK yayını) adlı çalışmanın sunuşunda hızlı tren konusuna sonradan girecek olanlar için bir uyarı vardı ve şöyle deniyordu: “..... döşendiği dönemden bu yana, altyapısıyla üstyapısıyla, teknolojik açıdan yenilenmemiş bir demiryolu şebekesine sahip bulunan Türkiye’de, demiryolu sistemini yenilemeye gereksinim duyuyorsa; buna karşılık, kendi üretim ve teknoloji gücü bu gereksinmeyi karşılayacak düzeyde değilse; hızlı tren pazarına bir alıcı olarak girmek durumundadır. Bütün mesele, bu pazarda yalnızca, pasif bir alıcı olarak değil; bunu fırsat bilip, demiryolu sistemleri ile ilgili kendi teknoloji ve üretim yeteneğini de artırmayı ulusal bir hedef olarak öngören, kendi ulusal çıkarlarının farkında, akıllı bir müşteri olarak yer alabilmektir… Aradan bir on yıl daha geçmişken Türkiye’nin hızlı tren pazarında, hiç olmazsa akıllı bir müşteri olarak yer alabilme şansı hâlâ var mıydı? Var idiyse, bu şansı deneyebilir miydi? Bu soruları ortaya attık ama; arkada bıraktığımız yıllarda, şehir içi ulaşımında raylı sistemlere
geçişi, teknoloji ve sistem geliştirme yeteneğini artırarak ülke içinde güçlü bir üretim kapasitesi yaratma fırsatına dönüştürmeyi düşünmeyen bir Türkiye için bu tür sorular sormak galiba hatâ...”. Uyarılar yapılmıştı ama cehalet ağır basmıştı.

Otomotiv, tekstil ve sanayinin diğer sektörlerinin durumunu ve geleceğini ele aldığı yazılarında çoğunlukla teknoloji yeteneğinin yükseltilmesi gereğinin altını çiziyordu. Örneğin tekstilde,

Vizyon 2023 - Teknoloji Öngörü çalışmasının bir ürünü olan Temmuz-2003 tarihli Tekstil
Paneli Raporu’nda… Yetkinlik kazanılması öngörülen bu alanlar, teknolojide kaydedilecek gelişmelere göre, zaman içinde tabiî ki değiştirilebilir. Ama, Rapor’un asıl önemli olan yanı, tespitlerin “gelecek yirmi yılın hâkim teknolojik eğilimleri göz önüne alınarak” yapılmış olması ve bu çerçevede, teknoloji yeteneğini geliştirerek katma değeri yüksek yeni ürünler geliştirme becerisini gösteremediği takdirde, tekstil ve hazır giyim sanayiimizin herhangi bir geleceğinin olamayacağını ıkça ortaya koymasıdır. Sektör için, uzun vâdede çâre, bu becerinin kazanılmasıdır. KDV oranlarının indirilmesi vs. hepsi tamam da, Türkiye’de asıl bu konuyla kim meşgûl oluyor, acaba?” diyordu.
Otomotiv ve tekstilde yapılan sektör çalışmalarından hareketle diğer sektörler için de benzer çalışmaların önemine değinerek,

“… sektör çalışmalarının inandırıcılığı ve amaçlananların gerçekleşmesi, konuyla ilgili tarafların katılımlarını sağlayacak, doğru yöntemlerin uygulanmasına bağlıdır. Sözünü ettiğim her iki sektör çalışmasında da bu açıdan doğru yöntemler uygulanmıştır. Diyeceksiniz ki, sonuç ne oldu. Bunu sonra tartışırız; ama, pek çok konuda çıkış yolu arayan Türkiye’nin bu tür çalışmaların sürdürülmesine ihtiyacı vardır. Elbet bir gün bu çalışmaları sonuçlarıyla birlikte ciddiye alıp ortaya konan önerileri hayata geçirecek birileri bulunur.” iyimserliğini duyuruyordu.

B-T tarihi belgeliği
Yazılarında ülkemizin B-T politikaları alanında yapılmış hemen bütün çalışmalara yer vermiş olması nedeniyle B-T Politikaları tarihimizi belgelendirmektedir bir anlamda. Örneğin, B-T konularını politikalar bağlamında her alanda yakından izlediği içindir ki CBT, 14 Temmuz 2001 tarihli yazısında Tarımsal Araştırma Projesi Araştırma Master Plânı’nı irdelerken,
“demek biz, mevcut araştırma potansiyelimizi yok etmekle, elde kalan araştırma kuruluşlarımızı yeniden düzenleme önerilerine direnmekle uğraşmışız. Bütün bunlar, son zamanlarda, tarım sektörünü tamamen “piyasa ekonomisi”ne uyarlama yönündeki yasal düzenlemeler karşısında, tarım ve hayvancılığımızın yok olacağı dile getirilince aklıma geldi. Tarım ve hayvancılıkta biz partiyi asıl ne zaman kaybettik dersiniz? derken günümüze seslenir gibidir.
B-T politikaları ve dil
B-T politikaları alanında başta “inovasyon” sözcüğü olmak üzere zaman zaman yabancı kökenli sözcük ve kavramları kullanması nedeniyle yapılan eleştirilere bu konudaki duyarlılığını gösteren seri yazılarla yanıt verip katkıda bulunurken,
“Asıl mesele, kavramların kendilerini üretebilmekte... Bunun içinse, çabalarımızı, ister kültürel alanda isterse ekonomik bir fayda ortaya koymaya yönelik faaliyet alanlarında olsun, araştırarak öğrenme, öğrendiğimizi bir üst düzeyde geliştirerek yeniden üretebilme ve yeniden araştırabilme çevrimi üzerinde odaklamamız gerektiğini biliyoruz. Bunu başarabilirsek, bizim de ürettiğimiz kavramlar olursa, o kavramları ifade edecek bir dil zenginliğini zaten yaratabiliriz. Peki, o güne kadar, yeni kavramları kendi dilimizde ifade edebilmek için hiç çaba göstermeyelim; ‘innovation’a inovasyon, ‘information’a enformasyon mu diyelim? Hayır. Söylemek istediğim, bu aktarımda anlam kaybına, aradaki ayrımların ortadan kalkmasına yol açılmaması. İşaret ettiğim çevrimin bir gereği de bu.” diyerek yanıtlamaktadır.
Üniversite-sanayi ilişkisi
Hemen bütün dikkatini B-T politikaları alanına ve ulusal yenilik sistemi üzerine yoğunlaştıran A. Göker’in üniversite-sanayi ilişkisine değinmemesi düşünülemezdi. Yine seri yazılarla ele aldığı konunun önemine,
“Üniversite, kimin için ve nasıl bir geleceğe mühendis yetiştirmekte olduğunu sorgulamak; teknolojisinin ve sanayiinin geleceğinde söz sahibi olan bir toplum yaratmak hâlâ geçerli bir vizyonsa, bu vizyonu erişilebilir kılmadaki misyonunu tanımlamak zorundadır. Sanayicilerimiz de, en azından bireyler olarak, dünya sanayi burjuvazisinin beşinci sınıf mensupları değil de, eşit üyeleri olma konusunda hâlâ iddialılarsa, ne yapabileceklerini kararlaştırmak durumundadırlar. Bu kritik noktada üniversite ile sanayi birbirlerine en yakın olması gereken iki çözüm ortağıdırlar ve bu ortaklık Türkiye için yaşamsaldır.” diyerek vurgu yapmaktadır.
Köşesinde, izlediği ilgili kongre, panel ve toplantılara da sıkça yer veren Aykut Göker, can alıcı noktaları ve önerilen çözümleri aktarır ve kendi değerlendirmesini de eklemekteydi.
Pazar ekonomisinde B-T politikaları
Ülkemizin B-T politikalarını pazar ekonomisi koşullarında oluştuğunun bilincindeydi elbette. Ancak bu koşullarda henüz sanayileşmesini tamamlayamamış bizim gibi ülkelerde B-T alanına mutlaka kamu müdahalesi gerektiğini görmekte ve savunmaktaydı. Yazılarında sık sık sorduğu “Sanayimiz İçin Çıkış Yolu Var mı? sorusuna onun sıkça başvurduğu bir kaynak olan “Society, The Endless Frontier, Caracostas, P. ve U. Müldür, 1998 Avrupa Komisyonu yayını”ndan şu alıntıya yanıt vermekteydi,
“… bütün pazar ekonomilerinde, hükümetlerin/devletin şu ya da bu biçimdeki yatırımları olmaksızın, bilimsel ve teknolojik ilerleme için gerekli sermayenin gerektiği düzeyde sağlanabileceğini düşünmek, öyle gözükmektedir ki, yalnızca bir hüsnükuruntudan ibarettir.” … “Türkiye olarak, sanayimizi böylesi, bütünsel bir politika çerçevesinde ele almaya hazır mıyız; bu siyasi-toplumsal iradeye sahip miyiz? Değilsek, galiba, sadece sanayimiz için değil, Türkiye için de çıkış yolu çok zor...” yargısında bulunmaktaydı.
Pazar ekonomisi koşulları bağlamında irdelediği Ar-Ge’de yabancı sermaye konusunda,
“Yabancı sermaye yatırımları ya da yabancı şirketlerle yapılan evlilikler, sanayimize, gerçekten, kendi ARGE yeteneğine dayalı teknolojik bir üstünlük sağlıyor mu?” sorusuna yanıtı, T. Hatzichronoglou’nun IV. Teknoloji Kongresi’ndeki ( 21 Mayıs 2002) konuşmasında buluyordu, “Bilim ve teknoloji faaliyetlerinin uluslararasılaşması dünya ekonomisindeki küreselleşmenin bir parçasıdır. Ama ARGE faaliyetleri üretimden daha az uluslararasılaşmaktadır; yine de, geçen 15 yılda, bunda nispî bir artış olmuştur.”  Ancak yabancı yatırımların coğrafi dağılımından hareketle “ARGE’nin, aslında, gelişmiş ülkeler coğrafyasında uluslararasılaştığını gösteriyor.” yargısına varıyordu.

Bu yargısını,
“Pratikte, çokulusluların muazzam yatırımlarına rağmen, açıkça görülmektedir ki, bunların teknolojik faaliyetleri, yatırımın yapıldığı ülkenin teknolojik yetkinliğinin gelişmesine çok az katkıda bulunmaktadır. Yatırım yapılan ülkedeki sanayinin gelişme düzeyi yüksek, yerel hükümetler cömertçe destek sağlıyor ve kurulan yatırım ilişkileri uzun dönemli olsa bile durum budur. (”editörlüğünü Linsu Kim ve Richard R. Nelson’un yaptığı “Technology, Learning & Innovation: Experiences of Newly Industrializing Economies” başlıklı eserde (2000) yer alan Mark Dodgsen’in makalesinden) Yabancı sermaye ve ARGE konusunda başka bir yoruma gerek var mı; bilmiyorum.” diyerek pekiştirmektedir.
B-T politikaları: ülke örnekleri
Oluşturduğu Politik Bilim köşesinde bir yandan ülkemizin B-T dünyasında olup bitenleri eleştirel bir yaklaşımla bizlere sunarak konuyu sürekli gündemde tutup duyarlılığı yaşatmaya çalışan Aykut Göker öte yandan sistematik biçimde izlediği dünyadaki gelişmeleri kıyaslamalı biçimde köşesine taşımaktaydı. B-T politikalarının belli bir çevrede ilgi çekip öğrenildiği yıllarda çokça sözü edilen Güney Kore örneğini birincil kaynaklardan köşesine taşıyıp değerlendirdiği yazısını şöyle bitiriyordu,
“G. Kore’nin bilim ve teknoloji politikasının tamamı bundan ibâret değil; ben, ana hatlarıyla özetlemeye çalıştım. Tabiî, bu politikanın Türkiye’deki bir bilim ve teknoloji politikasından çok önemli bir farkı var: Siyasî erk ve ilgili toplum katmanları birlikte sahip çıkıyor ve de kâğıt üzerinde gözüken bir politika değil; uygulanmakta olan bir politika.” 
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun önemi
Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun (BTYK) sekreteryasını yürüten TÜBİTAK’ta çalıştığı yıllarda görevi gereği bütün kararların başında bulunduğu dairede hazırlanması ona ülkemizin B-T politikasını en üst düzeyde izleme olanağını veriyordu. Güçlü teknokrat/bürokrat yanı ile bu kararların oluşmasında da etkili oluyordu. BTYK onun özellikle izlediği ve köşesine taşıdığı bir konu oldu her zaman. Önemi nedeniyle BTYK’nın 25 Ağustos 1997 tarihli toplantısına onun ilgili yazısından alıntıyla değinmek gerekiyor.
BTYK, dört yıllık bir aradan sonra, 25 Ağustos 1997 günlü toplantısında, 1993 sonrası Bilim ve Teknoloji Politikası’nın son şeklini aldığı, Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası başlıklı bir doküman ile Uygulama Gündemi olarak anılan, 29 maddelik bir “Acil Eylem Plânı”nı onaylamıştır… bu politikanın ayırt edici özelliği, 1983 tasarısında öngörüldüğü gibi, yalnızca bilimde değil, teknoloji alanında da yetkinleşmenin amaçlanması ve bu yetkinleşmenin, bilim ve teknolojiyi ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürebilme becerisine de sahip olma amacını içermesidir… BTYK’nın 25 Ağustos 1997 günlü toplantısını 2 Haziran 1998 ve 20 Aralık 1999 günlü toplantıları izledi ve 25 Ağustos 1997 toplantısında kabul olunan Uygulama Gündemi’ne yeni maddeler eklendi. Uygulama Gündemi, esas itibariyle, bilim, teknoloji ve inovasyonda yetkinleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan, Ulusal İnovasyon Sistemi’ni kurmaya yönelik acil önlem kararlarından oluşmaktaydı. Bu kararlar, eğitim-öğretim politikalarından vergi politikalarına, AR&GE politikalarından altyapı yatırım politikalarına kadar uzanan, pek çok politika alanını ilgilendirmekteydi ve bu bakımdan başarı, konunun sistemik bütünlük, siyasi kararlılık ve süreklilik içinde ele alınabilmesine bağlıydı. Ne var ki, bunun yapılabildiği söylenemez. Kaydedilen ilerlemeler, belli kurum ya da kadroların münferiden gösterdikleri çabalara bağlı kalmıştır. Oysa bilim ve teknoloji alanında kaybedilen bunca zamandan sonra ve bunca başarılı ülke örneği apaçık ortadayken, 1993 sonrası Bilim ve Teknoloji Politikası’nın, varsa yanlışları düzeltilerek; ama, bir bütün halinde uygulanması beklenirdi.” 
Ar-Ge’ye dayalı kamu tedarik politikaları
Ar-Ge’ye dayalı kamu tedarik politikaları önem verdiği bir başka konudur.
“Devletçe uygulanan ARGE yardımı programları, sanayii ARGE’ye yönlendirmenin önemli bir aracıdır. Önemli diğer bir araç ise, ARGE’ye dayalı, etkin bir kamu tedarik politikası izlenmesidir. Devlet, bu iki aracı kullanarak, sanayii, genel olarak ARGE’ye yönlendirmenin ötesinde, ulusal ekonomi ve ülkenin stratejik hedefleri açısından belirleyici olan bilim ve teknoloji alanlarında ARGE faaliyetinin yoğunlaşmasını da sağlayabilir. Yine devlet, bu tür bilim ve teknoloji alanlarında yürürlüğe koyacağı güdümlü araştırma projeleri ile ülkenin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltebilir; bu yönde bir sinerji yaratabilmek için, yukarıda işaret edilen üçlüyü, ortak ARGE faaliyetlerinde bulunmaya yönlendirebilir.”

Bir anma yazısının sınırları içinde onun B-T konusuna yaklaşımı yazılarından örneklerle verilmeye çalışıldı. Ülkemizi aydınlık bir geleceğe taşıyacak ve dünyadan kopmamızı engelleyecek pek çok konuda olduğu gibi B-T politikaları alanındaki olumsuz gidişe bakıldığında onun işlediği konular, yaptığı saptamalar ve yorumlar daha da değer kazanmaktadır. Pek çoğu güncelliğini koruyan yazılarının tamamına kendisinin kurduğu www.inovasyon.org sitesinden erişilebilir. Başta Politik Bilim köşesinde yer alan yazıları olmak üzere diğer çalışmaları gelecekte ülkemizin B-T tarihini yazacaklara önemli bir kaynak olacaktır.